Antalya’ya kış geldi. Takvimler bunu çoktan yazmıştı ama biz inanmak istememiştik. Çünkü Antalya’da kış, başka şehirlerdeki gibi kapıyı sertçe çalmaz; usulca girer, fark ettirmeden içimize çöker. Bugün o serinliği sadece havada değil, ruhumuzda da hissediyoruz.
Palmiyelerin altından geçen rüzgâr artık yazın şımarık nefesi değil. Daha ağır, daha düşünceli… Deniz hâlâ masmavi ama bakışı değişmiş. Sanki “acele etme” diyor, “biraz dur, bak etrafına.” Yazın kalabalığından arta kalan sessizlik, sahilleri daha anlamlı kılıyor. Islak kumda yürürken ayak izlerimiz bile daha çok şey anlatıyor.
Antalya’da kış demek; sabah erken saatlerde dağlardan inen serinliktir. Toroslar’dan gelen o hava, şehrin üstüne ince bir örtü gibi serilir. Güneş hâlâ yüzünü gösterir ama eskisi kadar iddialı değildir. Isıtır ama yakmaz. Tıpkı anılar gibi… Vardır ama can acıtmaz.
Bu mevsim, Antalya’ya yakışır. Şehrin gürültüsü biraz susar, sokaklar nefes alır. Esnafın önündeki sandalyeler boş kalır, çay daha yavaş içilir. Konuşmalar kısalır ama düşünceler uzar. İnsan, yazın kaçtığı kendisiyle kışın yeniden karşılaşır.
Belki de bu yüzden Antalya’da kış, sadece bir mevsim değildir. Bir durma hâlidir. Hayata “biraz yavaşla” deme cesaretidir. İçimize işleyen serinlik, aslında bir hatırlatmadır: Her şey geçer… sıcak da geçer, telaş da.
Antalya’ya kış geldi. Üşütmedi belki ama düşündürdü. Ve en çok da şunu hissettirdi: Bazen serinlik, insanın içini ferahlatır
