Samet Memiş


DR. SADETTİN BİLGİÇ HATIRALAR KİTABINDA: UĞUR MUMCU VE OKTAY EKŞİ YAZILARI

DR. SADETTİN BİLGİÇ HATIRALAR KİTABINDA: UĞUR MUMCU VE OKTAY EKŞİ YAZILARI


Uğur Mumcu ve Oktay Ekşi'nin yazıları

Uğur Mumcu, 20 Mart 1980 tarihli Cumhuriyet gazetesinde gözlem köşesindeki adayımız Dr. Bilgiç başlıklı yazısında şartlanmışlığın köşe yazarlarına neler söyletebileceğini en açık örneğini veriyord:

Dr. Saadettin Bilgiç cumhurbaşkanlığı için adaymış!

Yeni bir kırkbirler hareketi istemiyoruz, beni destekleyin' diyormuş. 1970 yılında 41 AP milletvekili Demirel'e İsyan bayrağı açtıktan sonra Dr. Bilgiç BASIN'a şu açıklamayı yapmaktaydı. Demirel tek şahıs hakimiyetine teveccüh etmektedir. Partiyi ikbal ve menfaat kapısı haline getirmekten çekinmemiştir. Zira İkbal ve menfaatin baş temsilcisi kendisidir."

Tarih 13 Şubat 1970 Dr. Bilgiç ve Arkadaşları AP'den çıkarıldıkları günlerden BASIN'a yaptıkları ortak açıklamada şunları söylüyorlardı:

"Demirel ve karanlık işbirlikçilerine karşı vermekte olduğumuz bu tarihi mücadele Devlet idaresi faziletli, namuslu, haysiyetli ehil ellere geçinceye kadar devam edecektir.

Dr. Bilgiç'in Demirel'e karşı başlattığı bu "Tarihi mücadele" nedense çok kısa sürdü. ve Bilgiç, 1975 yılında birinci MC hükümeti' kurulurken, hemşehrisi Demirel'in yanında yerini alıverdi! Bilgiç'i bir süre sonra AP Genel Başkan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı olarak görüyoruz.

Dr. Bilgiç'in bu tarihi mücadelesi neden kısa sürmüştür? Bunu ancak tarihçiler arayıp bulacaklardır. Bizim bildiğimiz Dr. Bilgiç'in Demirel hükümetini desteklemeye karar verdikten sonra, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından 16.01.1970 gün ve 48453 sayı ile 262 milyonluk, 24.01.1975 gün ve 167 sayı ile 28 milyonluk 2 teşvik belgesi almış olduğudur.

Demirel'e karşı Doktor Bilgiç ve arkadaşlarınca başlatılan tarihi mücadele", kereste ticareti, diğeri defne yağı işlerine bağlanmış 300 milyonluk teşvik belgeleri ile ilginç aşamalara ulaşmış bulunuyor.

Bu değerli doktorumuzun aynı zamanda bankacılık alanına eğildiğini de anımsatalım. Dr. Bilgiç ve iş arkadaşlarının bu gibi eylemlerle ilgili davaların Demirel'e karşı sürdürülen tarihi mücadelenin birer parçası olduğunu da anımsatalım.

Yargıtay 11. hukuk dairesinin 31.05.1976 gün ve 76/283 esas 76/2934 sayılı yine aynı gün 76/430 esas, 78/2933 sayılı dosyalardan bir paragrafı birlikte okuyalım ve bu "tarihi mücadele"nin anlam ve değerini biraz daha iyi anlayalım.

"Sağlık Bankası'nın kanun ve mevzuat hükümleri aksine banka Merkezi haricinde açılan bürolarda, bankanın kaşe ve kağıtlarını intikal ettirmeden bankacılık muameleleri yaptıkları, modüllerinden topladıkları mevduatları zeminlerine geçirdikleri, usulsüz teminat mektubu verdikleri diğer davaların yönetim kurulu başkanı ve üyeleri oldukları halde, yetkileri haricinde bankanın evzuatına aykırı olarak bir uğraştıkları ve iki kişi yetki verdikleri zarar ve suistimalleri genel kuruldan gizledikleri...

Sağlık Bankası ile ilgili olarak Şarkikaraağaç Asliye Hukuk Mahkemesi ile Yargıtay 11. Hukuk dairesinin verdikleri kararlardan sonra Dr. Bilgiç ve İş arkadaşları 1975'in parasıyla 6 milyon 949.
bin 834 lira 15 kuruş zarara yol açmakla suçlanmışlardır.

Geçmişinde böyle "Tarihi bir mücadelede bulunan Dr. Bilgiç'in AP, MSP ve MHP oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmesi son derece yararlı olacaktır. Böylece Dr. Bilgiç'in borçları Cumhurbaşkanlığı bütçesinden de karşılanmış, Demirel'e karşı sürdürülen bu tarihi mücadelede bir yerde noktalamış olur.

Bilgiç ve Arkadaşları, 1970'te Demirel'e karşı isyan bayrağı açarken, Demirel ve karanlık işbirlikçilerine karşı başlattığımız bu tarihi mücadele, devlet İdaresi faziletli, namuslu, haysiyetli ve Ehil ellere geçinceye kadar artan bir şefkle devam edecektir diyorlardı.

Dr. Bilgiç, Cumhurbaşkanı seçilirse, söyledikleri olacak "devlet İdaresi Dr. Bilgiç'in kişiliğinde fazileti, namuslu, haysiyetli ve ehil elere geçmiş olacak, 'Demirel ve karanlık işbirlikçilerine karşı sürdürülen tarihi mücadele son bulmuş olacaktır.

Kim demiş Bilgiç'in 'tarihi mücadelesi' kısa sürdü diye?

Adayımız, kereste ve yağ tüccarı, Batık bankacı Or. Dr. Saadettin Bilgiç'i cumhurbaşkanlığı için öneriyor ve devlet yönetiminin, Doktor Bilgiç gibilerin faziletli, namuslu, haysiyetli ellerine geçmesi için Partili partisiz bütün yurttaşları bu 'tarihi mücade'leye katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Her kelimesi yalan olan bu makalenin yayınlanmasından sonra, hazırladığım ve mahkeme kanalıyla gönderdiğim Tekzip metni ancak 40 gün sonra 30 Nisan 1980 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanabilmişti. Tekzip metni şöyleydi:

"Uğur Mumcu imzası ile bu sütundan yayınlanan "Adayımız Bilgiç" başlıklı yazısı baştan sona kadar iftira ve tertip örneğidir. Çünkü yazar, Yargıtay kararına tahrif ederek teşvik belgelerinin mana ve mahiyetini değiştirerek okuyucuya sunarken 20 yıllık politika hayatımı vatandaşların gözünde küçültmeye çalışmaktadır.

1970'de AP'den ayrılırken de 1975'te AP'ye hükümet kurdururken de arkadaşlarımızla vicdanlarımızın sesine uyarak hareket ettik. Ben bu sütunda yazılan yazıya da gülüp geçecektim fakat, yazılanlara cevap bile verilmedi demesin diye gerçekleri ortaya koymak lüzumunu htim.

1.AP. parlamenterleri her zaman ve her şart içerisinde kendi vicdanlarının sesini uyarak hareket etmişlerdir. Bu defa da öyle yapacaklardır.

2. Yazar, şahısların, kurulmuş ve kurulacak şirketlerin şartları uygun olan bütün yatırım projelerine, kanun ve yönetmenlikler gereğince teşvik belgesi verildiğini ve 1975 yılında da binden fazla müteşebbise teşvik belgesi verildiğini bilir. Ayrıca şunu da bilir: Teşvik belgesindeki rakam müteşebbislere ne bağıştır ne de hibedir, ne de faizsiz ve karşılıksız kredidir. Bunu da bilir. Ama niye ikide bir, diğer müteşebbisleri ortadan çekip, ortalıkta sembolik hissesi olan benim, tek başıma ve sanki bir bağış almışım gibi 300 milyonluk teşvik belgesinden bahseder.

Şu ifadeye bakınız: "S. Bilgiç ve arkadaşlarınca verilen tarihi mücadele bir kereste ticareti, öteki Defne yağı işlerine bağlanmış 300 milyonluk teşvik belgeleri ile ilginç bir aşamaya ulaşmış diyebiliyor. Yukarıdaki hakikatler karşısında bu sözün bir diğer taşımadığı ortada iken, yazılması ve söylenmesi zihinlerde istifdam yaratmak için değilse nedir? Yine yazar, öngörülen yatırımları yapmaması halinde teşvik belgelerinin iptal edildiğini bildiği halde Bunları belirtmemesi, kastını ortaya koymaktadır.

3. Gelelim Sağlık Bankası ile ilgili iddialarına: 

31 Mart 1976 tarihli Yargıtay kararında Davacı sağlık Bankası vekilinin, benim ve diğer davalıların dışında kalan, bankanın eski genel müdürü ve yardımcılarına yöneltilen ithamlar olarak yer alan iddiaların, Yargıtay karar metni kasten tahrif edilerek, ben de usulsüz banka şubesi açılmasına, zimmete para geçirme fiillerine katılmış ve bu durumu genel kuruldan gizlemişim gibi kaleme alınan yazı tam bir iftira örneğidir.

Zira, Yargıtay kararının 1 sayfasında gazeteye alındığı açıklanan cümlenin Faili (Davacı vekili) kasten ihmal edilmiş ben ve bazı davaların sadece ihmal sebebiyle dava edildiğimize dair cümlenin sonu da gazeteye alınmamış, kamunun vicdanı saptırılmıştır. Usulsüz şube açma ve mevduatı zimmete geçirme fiilinin esas ve münhasır failleri eski genel müdür ve yardımcısı hadiseden önce idare heyetimizce arz edilmiş ve dava konusu tüm haksız fiiller azilden sonra vaki olmuştur. Çirkin hadise'nin banka genel kurulundan gizlendiği iddiası da yanlıştır. Zira, bankanın eski genel müdür ve yardımcısının zimmete para geçirme fiilleri 31.2.1964 tarihli genel kurul toplantısında verilen idare meclisimiz raporunda tüm ayrıntılarıyla duyurulmuştur. Bir kısmı Ticaret bankalarından bulunan raporun ilgili kısmı aynen şöyledir:

"Bankanın eski genel müdür ve idare meclisimizin üyesi Dr. Halit Uzel ve yardımcısı Fikret Uraz, gayrimeşru bir şekilde tahminimize ve vakaların seyrinden de anlaşıldığına göre bazı sakim ruhlu insanlarla da muvazaalı işbirliği yaparak bankacılık muameleleri perdesi arkasında sahte teminat mektubu vermek, sahte ve uydurma makbuz ve cüzdanlarla mevduat almak gibi gizli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bunların bu sufli faaliyetlerine müteali olur olmaz harekete geçirilmiş, kanun ve nizam dışında hareketlerinden dolayı tevkif ettirilmiştir.

İdare heyetimizin bu açıklamaları 1964'ü izleyen genel kurullarda düzenli bir şekilde yinelenmiştir.

Eski banka müdürü ve yardımcısının usulsüz şube açmak, mevduat kabul etme haksız fiilleri, 1963 yılından itibaren her genel kurul toplantısında görüşülmüş, idare meclisi ve denetçi raporlarında yer almış ve İbra kararlarına da bağlanmıştır. Birer nüshası Ticaret Bakanlığı'nda ve Sicil memurluğunda bulunan tüm bu belgeleri ve Yargıtay kararlarını tahrif ederek kaleme alınan gazete yazısının düzeltilmesi için dava haklarım saklı kalmak şartı ile bu tekzibin 19. maddeye uygun olarak yayınlamasını rica ederim.

Uğur Mumcu'nun yazısından aradan 15 yıl geçtikten sonra ancak müteali olduğum, Oktay Ekşi'nin bir yazısı üzerine kendisine gönderdiğim mektupta Aynen şöyleydi:

"Muhterem Oktay Ekşi Bey,

Türkiye'de seçimler ve seçim Mevzuatı üzerinde araştırma yapmaya başlayınca, bu hususla ilgili Yayınları tararken, Hikmet Özdemir'in Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimleri isimli kitabını da gördüm ve aldım. Kitabı incelerken, 11 Nisan 1980 tarihinde Hürriyet'te yayınlanmış ve bu kitaba alınmış yazınızı görünce ürperdim. Maalesef o güne kadar bu yazıyı görmemiştim ve görüp de beni ikaz eden de olmamıştı. Üzerinden çok zaman geçtiği için yapılacak bir şey de maalesef yok. Mektubu yanlış bilgiye dayanan yanlış bir fikrim mümkünse kafanızda düzeltmek, hiç değilse gerçekleri belgeleri ile bilmenize yardımcı olmak ümidiyle yazdım. Zahmet edip okursanız, gerçekleri bir arada bulmak fırsatını bulursunuz. Size yakışanın da bu olacağını zannediyorum.

"Ciddi) Bir Aday" başlıklı yazınızda, " Dr. Sadettin Bilgiç siyasi hayatımızda inansızlığın ve kamuoyu önünde yapılmış suistimal suçlarına cevap verme cesaretinden dahi mahrumiyetin Unutulmaz örneklerinden biridir, belki birincisidir. Böyle bir zatın Devlet Başkanı sıfatıyla milleti temsil edeceğini düşünmek dahi tüyler ürperticidir" buyurmuşsunuz.

Aradan 14 yıl geçtikten sonra maalesef Yapılacak bir şey olmadığını biliyorum. Tek taraflı bir maksatlı iftirayı gerçek sayıp üzerine inşa ettiğiniz itham ürpertici olmasa yine bir şey söylemeyecektim.

İnsanlar ideolojik politik etnik din ve mezhep açısından şartlanmışlarsa, gözlerinin gerçekleri görmesi, meselelere hiç değilse İnsaf ölçüleri ile eğilmeleri mümkün olmamaktadır. Sağlık Bankası davalarında avukatım olan  ve davayı takip eden arkadaşım politikada yolumuz ayrılınca iftira ettiğini de gördüm. Ayrıca siyasi muarızlarımın bu meseleyi benim aleyhime kullanabilmek için yıllardır çırpındıklarını da biliyorum.

Bütün mesele 1970 yılında Demirel hükümeti'ni Adalet partili milletvekilleri olarak düşürdükten sonra kurduğumuz Demokratik Parti'den ayrılıp, 30 Mart 1975'te "Birinci Milliyetçi Cephe" denilen hükümetin kuruluşunu sağlamamızdan kaynaklanıyor. Ben yaptıklarımdan dolayı vicdanen müsterihim. BASIN, her iki hareket de benimle birlikte olan arkadaşlarımın hiçbiriyle ilgilenmeyip, Sadece beni hedef almıştır. Ondan da şikayetçi olmadım. Çünkü meyveli ağaç taşlanır.

1948 yılında DP,den MP, 1956'da da yine DP'den HP bölünmüştür. 1967'de CHP'den GP'liler 1970'te AP'den Demokratik Partililer ve 1972'de başta İsmet Paşa başta olmak üzere CGP'sinde birleşenler ayrılmışlardır.
Bu ayrılışları inançsızlıkla suçlamak mümkün değildir. 1975'i herkes ülke şartlarına göre değil, içinde bulunduğu politik ve ideolojik şartlamaya göre değerlendirmiştir.

Türkiye'de asıl mesele Parti içi demokrasiyle işlerlik kazandırabilmektir. Partilerde yetkiyi ele geçirenlerin çevresi maalesef emeksizlerle dolmaktadır. Bu kadrolar meselelere sadece çıkar açısından baktıkları ve başa geçenlere yaptıkları ölçüsüz dalkavukluklarla onları şaşırtıkları "meğer ben neymişim" psikolojisine gittiklerinden ülkemizde parti için demokrasi kurulamamıştır.

1975'te hükümet meselesi şahıs ve Parti rekabeti meselesi değildi olmaması lazımdı. Çünkü ülke 6,5 aydır güvenoyu almamış hükümetlerle yönetiliyor, bütçeyi bu hükümetler geçiriyordu. güvenoyu almış hükümet olmadığı için de meclisler Yasama görevini yapamamaktaydı. İcranın denetlemesi söz konusu değildi. O şartlara rağmen seçime gidilmiyor, hükümetlere de iştirak edilmiyordu. Ülkede huzursuzluk artmaktaydı. Komünizm kaynaklı hareketler Devleti zaafa uğratmak için bütün güçleriyle seferber olmuşlardı.

Bu şartlara rağmen hükümeti kurdurmak suç sayılmıştır. Devletin zaraa düşmesini isteyenler kuruluşa yardım edenleri çıkar sağlamakla suçlamışlardır. Türkçemizde bir söz vardır: "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendim gibi" derler. Çünkü alınıp satılmaya alışanlar her şeye o açıdan bakarlar. Bugün herkes hızır bekler gibi" meclisten ve milletvekillerinden bir hareket beklemektedir. Ama o imkan kapatılmış durumdadır. Milletvekillerinin müşterek hareket etmeleri artık mümkün değildir. Kırk altı yılık politika hayatımda hep üzerinde durup sakız gibi çiğnedikleri tek konu sağlık Bankası olmuştur. Bankanın ve iftiraya esas teşkil eden olayların gelişimi şu şekildedir:

 1. Memleketim olan Şarkikaraağaç'ta1928 yılında 100.000 TL sermaye ile Şarkikaraağaç Bankası kurulmuştur. O zaman dolar 85 kuruş idi.

2. 1958 yılında değiştirilen bankalar kanunu ile mahalli bankaların sermayelerini 500.000 bin TL'ye çıkarmaları sorumluluğu getirilmiştir. İşte sorun burada başlamış ve Kanun değişikliği bankayı güç duruma sokmuştur.

3. "Türkiye Sağlık Bankası" kurucu müteşeblisleri olarak ortaya çıkıp da bunu gerçekleştiremeyenler, 1962 yılında ellerindeki 400.000'yi getirerek Şarkikaraağaç Bankası ile birleşmek istemişlerdir.

4. Bankanın sermaye artırmaya ihtiyaç olduğundan aralarında SSK eski genel müdürü Dr. Halit Uzel ve büyük hissedar Ahmet Andiçen'in bulunduğu sağlık Bankası kurucu müteşebbisleri ile yapılan görüşmeler sonucunda Şarkikaraağaç Bankası'nın adı sağlık Bankası olarak değiştirilerek bankanın merkezinin ve Merkez şubesinin şarkikaraağaç'ta kalması şartı ile iki bankanın birleşmesi sağlanmıştır.

5. O tarihte önce olduğu gibi aileden gelen 1.000 TL değerindeki hisseyi temsil eden 2 TL Huzur hakkı ile idare meclisi üyesi olmayı kabul ettim. Çünkü banka küçük de olsa ekonomik buhran yıllarında hemşehrilerimi murabahacıların elinde kurtarmıştı ve yeni birleşmenin de iyi niyetle yürütüleceğini, karşımızda iyi niyet sahibi eski bir genel müdürü Dr. var zannediyordum.