Samet Memiş


SİYASETİN KİTABINI YAZAN ADAM DR. SADETTİN BİLGİÇ

SİYASETİN KİTABINI YAZAN ADAM DR. SADETTİN BİLGİÇ


TÜRKİYE SİYASETİNİN ÖNCÜ İSİMLERİNDEN, ANADOLUDA ONUN İÇİN SİYASETİN KİTABINI YAZAN ADAM DENİLEN KOCA REİS LAKAPLI MERHUM DR. SADETTİN BİLGİÇ'İN 2002'DE YAYINLADIĞI HATIRALARIM İSİMLİ KİTABINDAN ANEKTODLARI SİZLERLE PAYLAŞMAYA DEVAM EDİYORUZ:

ATALARI DİN ÜLAMÂSI İDİ

Orta Anadolu'da Selçukluklular'dan beri yerleşim yeri olan, üç camii, dokuz mescit ve yedi medresesi bulunan, 1927 sayımına göre 7800 nüfuslu Isparta'nın Şarkikaraağaç ilçesinde 1920'de dünyaya geldi. Baba Sadık Bilgiç o tarihte ilçede vaiz, rüştiyede öğretmemdi. 1924 çıkartılan Tevhid-i Tehrisat Kanunu uygulayıncaya kadar, aynı zamanda Kale Camii önündeki dersahenede müserris olarak din adamı yetiştirmişti. Babasının yetiştirdiği öğrencilerin büyük kısmı 960'lı yıllara kadar ilçenin köy ve kasabalarında İmamet ve hitabet görevi yaptılar.

1930-1932 yılları arasında şarkı Karaağaç Belediye Başkanlığı da yapan babası 1933-1939 yılları arasında İl Daimi encümen ve il genel meclisi üyeliklerinde bulundu. 1939 yılından 27 Mayıs 1960 Askeri müdahalesine kadar ise İlçe Müftülüğü yaptı.

Babasının babası genç yaşta bulaşıcı bir hastalığa yakalanarak vefat etmiş babası anne rahminde kaldığı için de dedesinin adını babasına vermişler. Bu yüzden hem Dedesi hem de babasının adı sadıktır. 

Açıklama yok.

Babasının dedesi Hacı Emin Efendi ise şarkikaraağaç'ta kendisine ait medresesinde tefsir, fıkıh ve hadis dersleri vermiştir. Babası, Babasının vefatından sonra dedesi Hacı Emin Efendi'nin ihtimamı ile büyütülmüş ve 13 yaşına geldiğinde 93 yaşındaki dedesine de kaybetmiştir.

Hacı Emin Efendi'nin babası Hacı Ahmet Efendi, dedesi Hacı Ali Efendi ve büyük dedesi Hacı Mehmet Efendi'nin Cami kebir'de imam ve Hatip oldukları söylenirdi. Babası Sadık Bilgiç'in dedesi, Hacı Emin Efendi'nin kardeşi Halil Efendi, Laleli Cami imam hatibi olarak huzur Derslerine de katılmıştı. Dedelerinin İmam ve hatipliklerinden aileye "66 hatipler" dendiği söylenirdi.

Büyük dedesi Hacı Emin Efendi'nin medresesinde icazet almış 517 talebenin bulunduğunu, bunlardan 55 kadarının Kadı ve müftü yetiştiği anlatılır. Dedesinin yetiştirdiği öğrenciler arasında daha sonra Konya müftüsü olan Gevrekizade Vehbi Efendi'nin oğlunu Konya lisesinde okuduğu zaman 1938 yılında ziyaret etmiş ve elini öpmüştü. Kendisi o yıllarda Şarkikaraağaç ilçe müftüsü olan babasının amcası Hacı Ahmet Efendi ile birlikte Hacı Emin Efendi'den ders almıştı.

Anne tarafındaki büyükleri de din adamlarıydı. Annesinin babası Hacı Sait efendi, dedesi Hacı Takiyyidin efendi ve babasının anne tarafından dedesi koca Rüştü Efendi müftü ve müderris idiler. Hepsi kasaba'da müftülük yapmışlardı ve hepsinin medresesi vardı. Anne ve baba tarafının 6-7 nesil öncesini gerek tapu kayıtlarından gerekse aile büyüklerin ifadelerinden belirlenmiş bulunuyor. Babasının amcası Hacı Ahmet Efendi, babaannesi, halası, halasının kocası ve halazadesi vaiz Tevfik Başkonaklı hoca ve babası ailenin büyükleriydiler.

Aile büyüklerinin hepsi birer din adamı olarak Türkiye'nin çeşitli yer ve medreselerinde din dersleri almış ve kendileri de medreselerinde din adamı yetiştirmişlerdi.

Hem anne tarafı hem de baba tarafı din ulemasıydılar, ama içlerinden hiçbiri tarikat mensubu olmamıştır. Herhangi bir tarikata girmemişlerdi. Kur'an'ı Kerimi aslı ile okumuş ve öğrencilerine de aslı ile okutmuşlardı. Tefsir ve fıkıh ilimlerini ulemalarıydı. Ailede ekber, evlat uygulaması görülmemiş, yetişenler liyakat ve bilgilerine göre müezzin, İmam Hatip, vaiz, müftü ve müderris olmuşlar, tarım ve ticaretle uğraşmışlardı.

Organize azınlıklar ve mason locaları

Ülkemizde organize azınlıklar, organize olmayan çoğunluklara hakimdir. Bu fikir giderek taraftar topladığı için tarikat olmayan dini gruplar son yıllarda dayanışmalarını artırmaya çalışmaktadırlar. 

ALLAH ve DİN adına hareket ettiklerini iddia eden bu gruplar inanç ve vicdanlarının sesine göre davranacakları, hareket edecekleri yerde kendilerince dini lider saydıkları kişilerden aldıkları emirleri kayıtsız şartsız uygularlar. 

Son yıllarda devlet niye bu kadar çok din adamına benden aldığı vergilerden ücret ödesin iddiaları işin evveliyatı bilinmeden yayılmaya çalışılıyor. Maalesef dini gruplar da camileri istedikleri adamı tayin edebileceklerini zannederek bu fikri benimsemeye başladılar.

 Osmanlı İmparatorluğu döneminde; İslamiyette dinde İçtihat Birliği sağlamak için hilafetten önce şeyhülislamlık müessesi vardı. İslamiyette hiçbir zaman cemaat sistemi ve Ruhban sınıfı olmadı.

 Camide hizmet eden din adamlarına hademeyi Hayret denirdi. Şeyhülislamlık şimdiki tabiriyle il ve ilçelerin müftülerini mahalli yetkililerin seçtikleri insanlar arasında tayin ederdi. Onlar da Camiilerin hademei hayatını "Kayyum, müezin, imam ve hatiplerini" tayyin ederdi.

Camileri yaptıran Vakıflar, hiçbir zaman bu camiyi biz yaptık imam ve hatibini de biz istediğimiz gibi tayin ederiz diyemezlerdi.

Cumhuriyetle Atatürk Diyanet İşleri başkanlığını ve heyeti müşaveresini Şeyhülislamlık müessesinin devamı olarak kurdu.

"Vakıf sistemi" ile "Cemaat sistemi"ni birbirine karıştırmamak gerekir. Camii, medrese, köprü, çeşme her türlü Kamu hizmeti Vakıflar tarafından yapılır ve idame ettirilirdi. Vakıf'ın tahsis edildiği amacın dışında kullanılmaması gerekirdi. Fakat Vakıfların emlakları 930'lu yıllardan itibaren satılarak buradan elde edilen gelirler başka işlere tahsis edilmeye başlandı. Böyle yapılmazsa, yani camilerin vakıfları satılmasaydı devletin hademeyi hayata ücret ödemesine ihtiyaç olmayacaktı. Hem Cami ve Medreselerin vakıflarını satacaksın, hem de hademeyi hayrete ücret ödemeyeceksin. O zaman İslam'ın şartı olan namazı önleyeceksin. Bu davranış, camilerin kapısına kilit vurmaktan farksızdır.

İbadetle, ayini birbirine karıştımamak gerekir.

İbadet: Kelime-i Şehadet Kur'an okumak", namaz, otuç, zekat ve haç'tır. Şartlarına uyumak suretiyle bütün mezhep ve tarikatlar da ibadet vardır. Cami vardır.

Böyle olunca %99'u Müslüman olan bir memleketin camileri ile ayin yapılan dergâhları birbirine karıştırmamak gerekir. İbadet camide yapılır. Fakat mezhep ve tarikatlarda ayinler farklıdırlar ve dergâhlarda yapılırlar.

Mevlüt de bir ayindir. İster camide ister evde okunsun arada okunan Kur'an ibadettir. Mevlevi ayinleri ile cemevlerindeki Alevi vatandaşların ayinleri ibadet değildir. Alevi vatandaşlar Hz Ali (R.A.) inanıyorlarsa veya Şia mezhebinden olduklarını kabul ediyorlarsa bizim camiye ihtiyacımız yok diyemezler, Camiye karşı olamaz ve ibadetle ayini birbirine karıştıramazlar.

"Memleketimizde bu kadar çok din adamına ne gerek var" diyerek İmam Hatip liselerinin kapatılmasını istemek, "kız çocukları İmam olamayacağına göre imam hatip liselerinde okumamalıdır" iddiasında bulunmak cahillikten gelmiyorsa, mutlaka arkasında bir kasıt aramak gerekir.

İslamiyette dini Tedrisat, yalnız din adamlarına değil, başka meslekleri seçecek kadın ve erkeklere de yaptırılır. Manevi Dünyası dolsun gelişi güzel, maksatlı insanların elinde kalmasın diye, Camilerde vaaz ve hutbede cami cemaatini hurafeden kurtarmak için yetkili kişiler tarafından yapılır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nda İmam Hatip liselerine mani hüküm yoktur. Bunun içindir ki 1948'de tek Parti iktidarı döneminde, CHP'si ilk İmam Hatip liselerini açmıştır.

Kapalı kapılar arkasında dini Tedrisat yapılacağına, hurafeye kaçan tedrisatta imkan verileceğine, İmam Hatip Liseleri ve İslam Enstitüleri'nde dini bilgilerle mücehhez insan yetiştirmenin ne gibi sakıncası olabilir? Bundan kaçınılmasını anlamak mümkün değildir. İşte bundan korkup kaçılırsa o zaman korkulan Kore basılır. İrticanın ve hurafenin kucağına oturulur. Gençleri üniversitede okutsanız bile manevi dünyasındaki boşluk onu dine değil hurafeye iter. Maalesef gitmektedir de. Görünen köy kılavuz istemez.

Günde 5 vakitte 40 rekat namazın başında okuduğu Fatiha suresinin HAMD (ŞÜKÜR) ALLEMLERİN RABBİ, MERHAMETİ OLAN, MERHAMET EDEN VE DİN GÜNÜNÜN SAHİBİ OLAN ALLAHA MAHSUSTUR. ALLAHIM ANCAK SANA KULLUK EDER VE YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ. BİZİ DOĞRU YOLA. NİMETE ERDİRDİĞİN KİMSELERİN GAZABA UĞRAMAYACAKLARIN YOLUNA ERİŞTİR" dediğini namaz kılanların bile ne kadarı bilir? GERÇEK MÜSLÜMAN ALLAH'tan başkasına kul olmanın günah olduğunu bilir ve buna inanırsa bunun insanlığa zararlı mı var? Yararı mı var? Kula kul olmanın kuldan korkmanın günah, Alime, Fazıla, büyüğe saygılı olmanın ancak sevap olduğunun bilinmesinden korkulması, insanları istedikleri gibi kullanılamayacakları endişesinden kaynaklanır. Bugün herkes Hasan Sabbah gibi Derviş yetiştirme hevesinde görünüyor.

Cemaat sisteminin hakim olduğu kabul edilen Hristiyanlıkta, katoliklerde papalık müessesi, ortodokslarda patriklik müessesi, kiliselerin papazlarını tayin eder. hiçbir cemaat kendiliğinden kiliseye papaz tayin edemez.

Mason locaları, rotaryen ve liyons kulüpleri de ganize azınlığın organize olmayan çoğunluğa hakim olduğu düşüncesinden hareket ederler. Ülkemizde mason locaları İngiliz, İskoç, Fransız ve Alman mason localarına bağlıdır.

"Prof. Fahir Armanoğlu rotaryenlerin kitabına yazdığı önsözde, "Biz Rotaryenler bulunduğumuz memleketin görülmeyen liderleriyiz. "diyebiliyor. Neden görünen değil de görünmeyen liderleri. Görünen lider olmalarına herhangi bir hukuki engel olmamasına rağmen neden görünmeyen liderlerdir. Çünkü şahıs ve zümre çıkarları buna manidir. Gerçek hüviyetleri ile göründükleri zaman memleketi ve müesseseleri istismar edemeyeceklerdir. Herkesten çok entellektüel olduklarını iddia ettikleri halde hiçbir zaman kendi kanaat ve düşünceleri istikametinde hareket edemezler. Maşrıkı azamdan aldıkları emirleri harfiyen uygularlar. Buna rağmen ilmi, irfanı da kimseye bırakmazlar. Ama bu teslimiyet içerisinde düşüncelerinin ve vicdanlarının hür olması mümkün mü?

Gençlik arkadaşlarım arasında Mason olduktan sonra, her türlü ahlaki selabetini bildiği arkadaşı ile Mason karşı karşıya geldiği zaman yakınen tanıdığı arkadaşına değil de, Maşrıkı azamdan aldığı emre uyarak hiç tanımadığı masona oy verenleri gördüm. Bunun neresi hür fikir ve entelektüelliktir. Çabuk yükselmek için hem Mason hem de tarikat mensubu olanları tanıdım. Çünkü İki taraftan da tanıdıklarımın bizden diyerek onlara tavassut ettiğini gördüm.

Gerek Maşrıkı Azamdan Emir alanlar, gerek Allah için hareket ettiklerini iddia eden şeyhinden Emir alanlar ve onu harfiyen uygulayanları, siyasi partilerin kanunla belirlenmiş hususlardaki Grup kararlarının milletvekillerinin hür iradesini bağladığını da söylemekten hali kalmazlar. Fakat biri her şeye rağmen fikirlerin tartışılıp karara bağlandığı yerdir. Diğeri sadece Şeyh ve Maşrıkı amızın emridir.

 Esasen kola yükselmek için kullanabilecekleri ne varsa onu her yerde ve her zaman kullanmaktan geri durmazlar. İktidara gelen partiler optinistler tarafından bu nedenle dolduruluyor. Liyakat, dürüstlük yerini riya ve dalkavukluğa terk ediyor.

Zor geçen Okul Yılları
 
Bizden önceki büyüklerimiz amcazadeler, halazadeler ve dayımıza gelene kadar hepsi din adamı olarak yetişmişlerdi. 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu'ndan sonra bizim ailenin tahsil tarzı da değişti. Islahı medâris'te medreseler açıktı ve rahmetli babam burada hocalık yapıyordu; ama 1924'ten sonra öğrenime başlayan ve tamamlayanlar hukuk, mülkiye edebiyat, tıp ve tarih alanlarına yöneldiler. Türkiye'de ve ailede bundan sonra dini öğrenim yapabilme imkanı ortadan kalktı.
 
 Benim ilkokula başladığım 1928-1929 yıllarında ise Tevhid-i Tedrisat Kanunu uygulamaya başlamış ve Osmanlı harfleri terk edilerek Latin alfabesine geçilmişti. Ben "yeni yazı" tabir edilen Latin harfleri ile ilkokulda okuyan ilk nesildenim. Öğrenime Şarikaraağaç İlkokulu'nda başladım. Babamın Isparta İl Daimi encümen azası olması dolayısıyla 1932-1933 ders yılında biz de oraya naklettik. Isparta'da Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirdim. 1933-1934 yılında o zaman lise 2 sınıf öğrencisi olan Abim Sait Bilgiç ile birlikte Afyon'a gittik. Orada okumaya başladım. Fakat okuma imkanımız yoktu. Afyon'dan okula başladığımızda Köle handa günlük 2 lira kira ödeyerek bir han odasında yatıp kalktık. Fakat o iki lirayı bile ödeme imkanına sahip değildik. Aylık 60 lira tutan kira bedelini bir araya getirebilmek için atmış İstanbul kilesi değil neredeyse 240 İstanbul kilesi arpa satmak gerekiyordu ve 240 kileyi bir araya getirmek küçük bir çiftçi için imkansızdı. (Bir kile 26 kilogram Arpa ve 30-32 kilogram buğday eder.) 2 gün içinde Köle hanı terk edip aylığını 2 liraya bir ev kiraladık ve oraya taşındık.
 
 Afyon'da iki üç ay okuduktan sonra ağabeyim Sait Bilgiç ile ben kayıtlarımızı Isparta'ya aldırdık. Emin ağabeyim Afyon'da Senirkentli hemşehrilerinin yurdunda kalarak okumayı sürdürdü. Babam Daimi encümen azalığından ayrılarak memlekete döndüğü için biz de ilçemize daha yakın olan Yalvaç ilçesi ortaokuluna naklimizi yaptırdık. Yalvaç Ortaokulu meşruiyet döneminde açılmıştı. Naklimizi yaptırmadan önce Isparta'da parasız yatılı sınavına girmiştim. Sınavı kazandım haberini sevinçle Yalvaç'tan aldım. Denizli'de okuyacağımı öğrendim ve iki buçuk ay sonra oraya gittim. Ortaokul 2 ve 3 sınıfları 1934-1935 ve 1935-1936 ders yılında Denizli'de okudum. Denizli'ye aralık ayı içerisinde soğuk bir kış günü ulaştığımı hatırlıyorum.
 
 Konya-Şarkikaraağaç-İzmir yolu o tarihte yoktu. Patikaya yol deniyordu. Bu yollarda araçlar Konya-İzmir seferi yapıyorlardı. Kalorifer ve havalandırma o yıllarda hiç bir arabada yoktu. Pencereleri doğru düzgün kapanmayan bir vasıtayla, Aralık ayının dondurucu soğuğunda Şarkikaraağaç, Yalva, Sinirkent, Uluborlu, Keçiborlu, Dinar, Dazkırı yolu ile Denizli'ye geldim. 2 yıl parasız yatılı okuyarak 1936 yılında Ortaokulu bitirdim.
 
 Babamın yakınen tanıdığı Denizli Valisi Ekrem bey, eski Isparta valisiydi. Ortaokulu bitirince kendisini ziyaret ettim ve memleketime daha yakın olduğu için Konya lisesine nakli mi istedim. Vali Bey sağlık müdürü vasıtasıyla bana bir rapor aldı ve bunu Milli Eğitim Müdürlüğü eliyle Milli Eğitim Bakanlığı'na gönderdi. Konya Lisesi'ne naklim bu şekilde sağlanmış oldu.
Konya'ya nakil emrim gelince Denizli'den karayolu ile Afyon'a geldim. Afyon'dan trenle Konya'ya geçerek kaydımı yaptırdım. Konya'dan Şarkikaraağaç'a ise hemşehirlerinden birinin çift katlı açık arabasıyla 3 günde gelebildim. Konya Şarkikaraağaç arasındaki yol 145 kilometre idi. 1936-1938 yıllarında Konya'da okudum. 1937-1938 ders yılında da ağabeyim sait Bilgiç Afyon'dan Konya lisesine nakil olacak ve amcazadem Vehbi Bilgiç ile aynı evde kalarak nehari okuyacaktı. O yıl onlara bakacak babaannemizi de yanımıza alarak eşyaları çift atlı bir araba yükledik ve biz de eşyaların üzerine binip yola koyulduk. Şimdi 15 dakikada varabildiğimiz Beyşehir Kıreli kasabasına ancak bir günde ulaşabildik. İlk geceyi orada geçirdik. Bugün İlçe olan Höyük köyünden geçerek şimdi benzin istasyonlarının bulunduğu Badarık köyüne vardık. Burada geçen bir kamyona abimi ve babaannemi bindirerek Konya'ya gönderdik biz yine at arabasıyla yolculuğumuza devam ettik. İkinci geceyi Kızılören'de penceresi olmayan kerpiçten bir Han odasında geçirdik. Yatak ücreti olarak 10 kuruş ödediğimizi hatırlıyorum. Ertesi gün Konya'ya varabildik. Konya lisesinden ben 2 yılımı Abim 1 yılını tamamladıktan sonra, ikimize de yol göründü. Ağabeyim yeniden Afyon'a nakil oldu. Ben ise Konya lisesinden parasız yatılı öğrencilere Yeterli yer olmadığı için fen lisesine gidecek parasız yatılı arkadaşlarla birlikte Kayseri Lisesi'ne gittik. Abim Sait Bilgiç'te Afyon Lisesi'ne yollandı. O yıl Afyon ve Kayseri'de liseyi bitirdik. Yüksek Öğrenim yerine memuriyete başladık. Ben Sağlık Bakanlığı Sağlık işleri dairesinde Katip olarak görev yaptım. Sait ağabeyim Balıkesir'in Küpeler Nahiyesinde Nahiye Müdürlüğü yaptı. 1940 yılının Mart ayında Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinin ilk mezunları arasında olan ağabeyim Emin Bilgiç Aynı yıl fakültede asistan olarak göreve başladı. Çünkü lise yıllarındaki mali sıkıntıyı aşmak için çalışmamız zaruriydi. 1. Dünya Savaşı'nın 1918'de "ardından milli mücadeleyi kazanıp 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde küçük tasarruf sahipleri bütün imkansızlıklara rağmen paralarını bir araya getirip Sanayi ve Ticaret şirketleri kurmuşlardı.
 Hatta bunların İstanbul ve İzmir'de kurulu olanların bazılarında zamanın başbakan ve bakanları da yer almışlardır. İş Bankası bunların başında geliyordu. Aralarında Eskişehir, Kocaeli, Manisa, Bağcılar, tütünbank, Akşehir ve Şarkikaraağaç bankaları gibi 28 banka Isparta halı ipliği ve Denizli Isparta Yalvaç deri sanayide bunların arasındaydı. Bunlar halka açık anonim şirket durumundaydı. O zaman hiçbir ailenin aile şirketi kurması mümkün değildi. 1928'den sonra başlayan dünya ekonomik krizi ve Sovyetlerle ilişkilerin artması onların çoğunun tavsiyesine sebep olduğu gibi hükümetleri de devletçiliğe itmeye başladı.
 
 Esasen halkın birikimi ile büyük yatırımlar yapmak mümkün değildi. Devlet Sümerbank, etibank, karabük demir çelik işletmelerini kurdu. DDY'nı devletleştirdi. Fakat altyapı yoktu. Sanayii kurulmamıştı. I Dünya Harbi sonrasında şey ekonomik buhran'a gelince özel teşebbüsün yatırımları desteklenmeyip tasfiyeye terk edilmiş İkinci Dünya harbinde geldiğinde memleketimiz makara ipliği, dikiş iğnesi ile nal mıhı (çivisi) bile yapamaz hale düşmüştü.
 
Büyük kongremiz 30 Kasım 1964'te toplanacaktı. İl ve ilçe kongrelerinin bitirilmesi Gerekiyordu. O günlerin güç şartları içinde Bütün Türkiye'yi dolaşarak kongrelerimizi tamamladık ve imkansızı başardık.
Samsunlular Samsun İl kongresinde Demirel genel başkan adayı olacaksa kongremize gelsin burada açıklayalım diyorlardı. Bu isteği Sükan'a ilettim ve Demirel ile görüşmesini rica ettim. Sükan Demirel'i ziyaret ederek benim bu isteğimi bildirmiş ikisi uzun uzun konuşmuşlar. Fakat Demirel Samsun'a gitmemekte diretmiş. Ben ve arkadaşlarım Bayar'ın tahliyesinden sonra meydana gelen olaylar üzerine Demirel'in Parti ile ilişkisini kesmesini her gittiğimiz il ve ilçe kongresinde istismar etmiş olsaydık, Demirel'i Samsun'a davet etmezdim. Demirel aday olmazdı. Her gittiğim yerde genel başkan kim olacak diye?" soruyorlardı.
Ordu ili'nde verilen akşam yemeğinde yine aynı soru sorulmuş, ben de kongre seçecekti,r mesele yoktur" diye cevaplandırmıştım. Partinin genel sekreteri Orhan Sürkan. "adayım" demediğim için bana kızıyordu. Çünkü partinin tahrip edildiği 27 Mart 1963'ten bu yana çok şey olmuş ve Demirel Parti'ye gelmemişti. Partimiz 1963 yerel seçimlerinde %45.8 ve cumhuriyet senatosu seçimi yenileme ve seçimlerinde %50.30 geçerli oy almıştı. Bütün bunlara rağmen, Demirel'in sekreterine yazdırarak ortak imza ile yine isimlerini Demirel'in tespit ettiği il başkanların, milletvekili ve Senatör arkadaşlarımıza aşağıdaki mektubu göndererek, hangimizin genel başkan olmasını istediklerini, Faruk Sükan'ın adresine bildirmelerini istedik. Adalet Partisi milletimizin büyük bir ümidi hüviyetini iktisap etmiş bulunmaktadır. Partimizin müstakbel gelişmesi şahısların değil, partimizin ayakta durması ile kaimdir. Dava uğrunda mücadele edenlerin hiçbir şekilde kendi şöhretlerini düşünmediği o zamana kadar olan tatbikatta görülmüştür.
Hali hazırda ve ileride meydana gelebilecek en küçük çatlak partimize ve tarihi mücadelesine büyük zararlar verebilir.
Her türlü istismarı önlemek ve partimizin tesanüdünü kuvvetlendirmek bakımından mücadelenin yine büyük bir iman ve azimle yapılması lazımdır.
Genel başkanlık adaylığı için hekimliğimize müracaat ediyoruz.
Kararımız hiçbir zaman tarafımızdan belirlenmeyecek kimseye ifşa olunmayacak en ufak bir hissi tarafı bulunmayacaktır.
Aşağıda imzası bulunan bizlerin müştereken emaneti tevdi ettiğimiz reyinizi Dr. Faruk Sükan kıymetlendirecek ve buna göre amel olunacaktır.
22 Ekim 1964 akşamına kadar aşağıda imzası bulunan bizlerden hangimizi genel başkan Görmek istediğinizi hiçbir esbabı mucibe ve müteala'ya beyan etmeden;
Dr. Faruk Sükan - Başak Sokak No 53/4 Küçükesat Ankara adresine göndermenizi rica ederiz
saygılarımızla
Dr. Saadettin Bilgiç, Süleyman Demirel